“`html
Yapay Zekânın Politik İnşası adlı serimizin bu kısmında, Nick Srnicek’in Silicon Empires: The Fight for the Future of AI kitabından ilham alınarak hazırlanmış olan “ABD Savunma Çabalarına Girişen Yapay Zeka Şirketleri” başlıklı makaleyi Diyar Saraçoğlu’nun çevirisiyle siz değerli okuyucularımızla paylaşıyoruz. Srnicek, ABD’deki yapay zeka şirketlerinin askeri faaliyetlere yönelik tutumunun nasıl hızla değiştiğini ve savunma sanayisiyle olan ilişkilerin normalleşmesini ele alırken, bu dönüşümün yalnızca politika değişiklikleriyle açıklanamayacağını; maliyetler, piyasa dinamikleri ve neoliberal yaklaşımın jeopolitik rekabete dönüşmesiyle devlet ve teknoloji işbirliğinin nasıl yeniden yapılandırıldığını vurgulamaktadır. Srnicek’in bu derinlemesine analizi, Amerika’nın teknolojik gelişmeleri sadece bir araç olarak görümediğini, aynı zamanda bu gelişmeleri kendi emperyalist hedefleri doğrultusunda şekillendirdiğini belirtse de, son dönemlerde bu ilişkideki önemli değişimleri anlatma konusunda son derece etkili bir perspektif sunmaktadır.

Yapay Zekânın Politik İnşası
13 Ocak 2025
2024 yılı başlarında, Anthropic, Google, Meta ve OpenAI, yapay zeka uygulamalarının askeri amaçlarla kullanılmasına dair ortak tutum sergiliyordu. Ancak, sadece 12 ay içinde bu durum önemli bir dönüşüm geçirdi.
Ocak ayında, OpenAI, yapay zekanın askeri ve savaş hedefleri için kullanımını yasaklayan maddenin sessizce kaldırıldığını duyurdu. Ardından Pentagon ile çok sayıda projeye yönelik işbirliği yapacağına dair haberler ortaya çıktı. Kasım ayında, Donald Trump‘ın yeniden ABD Başkanı olmasıyla birlikte Meta, ABD ve müttefiklerinin Llama modelini savunma amaçları için kullanılabileceğini açıkladı. Bunu takiben Anthropic, ordunun kendi modellerini kullanmasına izin vereceği bilgisini paylaştı ve savunma firması Palantir ile bir ortaklık kurdu. Yılın sonunda OpenAI, Anduril isimli savunma girişimiyle anlaşma yaptığını açıkladı. Nihayetinde, 2025 Şubat ayında Google, yapay zeka etik kurallarını, insanlara zarar verebilecek silahların ve tekniklerin geliştirilmesi ve kullanımına izin verecek biçimde güncelledi. Bu süreçte, yapay genel zekanın olası risklerine dair endişelerin büyük ölçüde yok olduğu ve askeri kullanımlarının normalleştiği görülüyor.
Bu dönüşümün bir başka sebebi, bu teknolojilerin geliştirilmesinin gerektirdiği yüksek maliyetlerdir. Genel amaçlı yapay zeka teknolojileri üzerinde araştırmalar yapmak, savunma sektörünün önemli rol oynamasının nedenlerini sıklıkla gündeme getirmiştir. İktisatçı David J. Teece’e göre, “Yapay Zeka teknolojileri, ABD Savunma Bakanlığı’nın erken dönem transistör ve mikroişlemci alımları gibi büyük, talepkar ve gelir üreten uygulama sektörlerinin ortaya çıkmasıyla daha hızlı ilerleme gösterir.” Savunma ihalelerinin belirli esnekliklere sahip olması ve uzun dönemde devam etmesi, ayrıca başarı kriterlerinin çoğu zaman belirsiz kalması, orduyu yeni teknolojiler için çekici bir müşteri hâline getirmiştir. Yapay zeka girişimlerinin büyük ve uzun süreli yatırımlara gereksinimi düşünüldüğünde, askeri finansman tercihinin kaçınılmaz olduğu söylenebilir. Ancak, bu durum dönüşümün hızını açıklamak için yeterli değildir; önde gelen Amerikan yapay zeka araştırma laboratuvarlarının aynı yöne yönelik hareket etmesi de göz önünde bulundurulmalıdır.
Son yıllarda, kapitalist rekabetin dinamikleri önemli ölçüde değişmiştir: Neoliberal serbest piyasa ideallerine dayalı bir sistemden, jeopolitik kaygılarla şekillenen bir düzene geçiş yapılmıştır. Bu değişimi anlayabilmek için, devletler ile büyük teknoloji şirketleri arasındaki ilişkilerin incelenmesi gerekmektedir. Bu tür devlet-kapitalist ilişkiler, geçmişte de emperyalizmin yapı taşlarını oluşturuyordu: Lenin, kendi dönemindeki emperyalizmi tekelci sermaye ile büyük güçlerin birleşimi olarak tanımlamıştır. Bu ilişkiler, 20. yüzyıl boyunca etkili olmaya devam etmiştir. Ancak son yirmi-otuz yılda, dijital teknolojilerin yenilikçi potansiyeli ve devlet gücünün arttığına dair bir mutabakat oluşmuştur.
Fakat son yıllarda bu mutabakatın parçalandığı görülmektedir. Özellikle 2010’lardan beri devam eden ve birbirini takip eden birçok olay, mevcut düzeni sarsmış; Amerika ve Çin’de yeni düzenlemelerle ilgili tartışmaların başlamasına yol açmıştır.
Silikon Vadisi Mutabakatı
2010’ların ortalarına kadar, ABD’nin “Silikon Vadisi Mutabakatı” olarak adlandırılan bir anlayış egemen durumdaydı. Bu dönemde hem siyasi hem de teknoloji elitleri arasında teknoloji ve onun gelişimi için nelerin gerekli olduğu, sözde “Amerikan değerleri”nin nasıl temsil edildiği ve teknoloji sektöründeki sermaye birikiminin hangi koşullara dayandığına dair geniş bir anlayış birliği vardı. Hem teknoloji hem de siyasi elitler için küreselleşmiş iletişim, sermaye, veri ve teknoloji kendi çıkarları doğrultusunda çalışıyordu.
Silikon Vadisi Mutabakatı, hem teknoloji hem de siyaset elitlerine cazip geliyordu çünkü bu anlayış, teknolojinin Amerikan liderliğinde daha şeffaf bir ticaret ve veri dünyası oluşturabileceğine dair bir inanca dayanıyordu. Teknoloji sektörü, başlangıçta devletin katı jeopolitik gerçeklerine kıyasla daha ütopyacı bir yaklaşım sergiliyor olsa da, her iki taraf da ortak projelerini aynı araçlarla hayata geçirebileceğini görüyordu.
Pratikte, bu durum teknoloji sektörüne geniş bir hareket alanı sundu. Düzenlemelerin ya çok az olması ya da etkili bir şekilde kolaylaştırıcı olması durumu söz konusuydu. Serbestleştirmenin genel bir neoliberal politikaya dönüşmesi, mevcut düzenleyici kategorilerin belirsizleşmesine ve yerleşik kuralların esnetilmesine olanak sağladı. Başkan Bill Clinton döneminde oluşturulan Küresel Elektronik Ticaret Çerçevesi, uluslararası ilişkiler uzmanı Henry Farrell’in ifadesiyle, dijital ekonomiyi “vergilendirmek ya da düzenlemek isteyen politika yapıcıları caydırmayı” amaçlayan politikalar geliştirmiştir; bu nedenle gönüllü, sektör liderliğindeki düzenlemelere yönelmiştir. Bu noktada, herhangi bir düzenlemenin yenilikçiliği ve ABD teknolojisinin gücünü baltalayacağı fikri hâlâ geçerliliğini korumaktadır.
Geçmişteki düzenlemelerin büyük çoğunluğu, dijital şirketlerin büyümesine katkı sağlamak amacını gütmektedir. Örneğin, 1996 tarihli İletişim Ahlakı Yasası’nın 230. maddesi, teknoloji firmalarının çevrimiçi platformlarda gördükleri içeriklere dair sınırlı sorumluluk taşımasını yasal çerçeveye kavuşturmuştur. Bu durum, diğer yayıncılarla kıyaslandığında belirgin bir farklılık yaratmıştır. Mahkemelerin bu standardı uygulamasıyla, yayıncılar aleyhine açılan iftira, ihmal, konut ayrımcılığı ve siber takip davalarının çoğu reddedilmiştir. Aynı zamanda 230. madde, içerik denetimi konusundaki hakları teknoloji şirketlerine devrediyordu, böylece neyin uygun olup olmadığına bu şirketler karar verebilmekteydi.
Yurtdışındaki yansımaları ise, ABD hükümetinin diğer ülkeleri Amerikan dijital şirketlerine zarar verici politikaları yürürlüğe koymaktan vazgeçirmeye yönelik çabalarıydı. Fransa, platform devlerine %3’lük vergi getirmek istediğinde, ABD misilleme olarak %100 gümrük tarifesi tehdidinde bulundu. Fransa sonunda yine de bu vergiyi uygulamaya koydu.
Küresel ticaret kurallarının teknoloji şirketlerinin suratıyla şekillendirilmesi çabaları da ön plana çıktı. ABD-Meksika-Kanada Anlaşması ve ABD-Japonya Dijital Ticaret Anlaşması gibi yakın tarihte imzalanan ticaret anlaşmaları, aynı zamanda 230. maddenin hukuki korumalarını içeren maddeleri de barındırıyordu. 1990’ların yasasındaki o eski dil, “etkileşimli bilgisayar hizmetleri” başlığı altında dijital firmaların Amerika’daki hukuksal korumalarını başka ülkelere taşımayı hedefliyordu. Bunun sonucunda sorumluluk ve hukuki görünümler konusunda önemli bir genişleme meydana geldi. Ülkeler direnmeye çalışsa da, Trump’ın ilk döneminde bu ticaret anlaşmaları, ileriye dönük dijital ticaretin nasıl olacağına dair “altın standartlar” olarak tanıtıldı.
Önemli bir diğer nokta ise, ekonominin ve dijital dünyadaki küreselleşmenin etrafında şekillenen Silikon Vadisi Mutabakatı’nın bu süreçte Çin’e de yayıldığıdır. Ancak, Amerikan sermayesinin çoğu kesimi, Çin ile ekonomik ilişkilerin genişlemesinden hoşnutsuzdu ve 2000’lerde bu durum, Amerikan kapitalizminin farklı unsurları arasında temel bir gerilim oluşturdu. Üreticiler, ucuz Çinli rakiplerin iç pazara girmesini istemedikçe, örgütlü iş gücü Çin’de taşeronlaştırmaya karşı durdu. ABD devletinin ulusal güvenlik birimi de Çin devletinin olası jeopolitik gücüne dair kaygılarını korudu. Ancak ABD’nin Çin’e yönelik politikasının rotasını belirleyen ana etken, finans ve üretken sermayenin koalisyonu, Çin’i ucuz iş gücü merkezi olarak gördüğü için diğer kesimlere karşı geri planda kalmasına yol açtı.
1990’ların sonlarına gelindiğinde, ABD’nin politikaları, Çin’i kapitalist sisteme entegre etme hedefiyle belirgin bir “açılma” politikası benimsemiştir. 1998 yılında Clinton, Tiananmen Meydanı olaylarının ardından Çin’e ziyarette bulunan ilk ABD Başkanı oldu; bu ziyaret, insan hakları endişelerinin ekonomik çıkarlar karşısında geri plana itildiğini göstermektedir. Kısa süre sonra iki ülke arasında bir ticaret anlaşması imzalanmış ve ABD, Çin’in DTÖ üyeliği yolunda adım atmıştır.
Asıl önemli nokta, bu hamlelerin destekçilerinin, mümkün olabilecek jeopolitik krizlerde kritik bir denge işlevi üstlenmesidir. Siyaset iktisatçısı Ho-fung Hung, Clash of Empires adlı eserinde, bu sermaye unsurlarının Tayvan füze krizi gibi durumların hızla ve uzlaşmalı bir şekilde çözüme kavuşturulmasına katkıda bulunduğunu belirtmektedir. Başka bir ifade ile, ABD sermayesinin, barışın sürdürülmesinde ve derinleşen ekonomik entegrasyonu koruma noktasında önemli bir rolü olmuştur.
Büyük teknoloji şirketleri açısından, Çin ile ilişkilerini sürdürmek temel önceliklerden biri haline gelmiştir. Apple gibi devler, ürünlerini üretmek için düşük maliyetli Çin iş gücüne bağımlı kalmışlardır. Çin, orta gelirli bir ülke haline gelirken, büyük tüketici pazarının cazibesi artmış; birçok şirket, pazara giriş için Çin hükümetinin koşullarını kabul etmiştir.
ABD platform sermayesi ile Çin ekonomisi arasındaki ilişkiler, bireysel düzeylere kadar inmiştir. Çeşitli teknoloji elitleri, Çin yönetimiyle olumlu bir ilişki kurmaya çalışmıştır. Örneğin, Mark Zuckerberg’in Çince öğrendiği, Xi Jinping ile görüşmeler yapmayı istediği ve ondan kızı için onursal bir Çin adı vermesini talep ettiğine dair iddialar ortaya atılmıştır. Platform sermayesinin, Çin’in ekonomik entegrasyonunu desteklemesi, “Silikon Vadisi Mutabakatı”nın önemli bir parçasıdır.
Dolayısıyla, 2000’ler ve 2010’ların büyük kısmında süren mutabakatın temelinde, platform sermayesi ile devletin çıkarlarının büyük ölçüde örtüşmesi yatmaktaydı. Dijital teknolojilerin desteklediği kapitalist pazarlara yönelik bir küreselleşme anlayışı oluşmuştu. Hem devlet hem de platform şirketleri, en az düzeyde düzenleme ile azami yenilikçiliğin bir arada gittiğine inanıyordu.
Bu dönem boyunca, ekonomik fırsatlar temel belirleyici olmuştur. Ulusal güvenlik endişeleri çoğu zaman geride bırakılmıştır. Diğer pek çok durumda, ticaretin büyümesinin bu sorunları da çözeceği düşünülmüştür. Terörle Savaş, onun sertliğiyle bilinse de, “varoluşsal” bir tehdit değil, ekonomik küreselleşmeyi engelleyecek bir çatışma olarak değerlendirilmemiştir. Ekonomik çıkarların merkezi konumu ve teknoloji sektörünün artan etkisi, bu kesimleri toplum ve ekonominin gidişatını belirleyen başlıca aktörler hâline getirmiştir.
Mutabakatın Çözülmesi
Günümüzde platformlar ile devletler arasındaki ilişki tamamen farklı bir düzlemde şekillenmiştir. Jeopolitik kaygılar politikacıların gündeminde giderek daha fazla yer almakta; sermayedarların yatırım kararları üzerinde de etkili olmaktadır. Bu dönüşümün en dikkat çekici yönlerinden biri, Silikon Vadisi sermayesinin yeni bir kesiminin ortaya çıkışı ve Amerikan teknoloji elitleri arasında dünya görüşlerinin ayrışmasıdır.
Bir yanda, global dijital kapitalizmden faydalanmaya devam eden güçlü teknoloji şirketleri grubu yer almakta. Bu Büyük Teknoloji firmaları, toplumsal olarak liberal, ekonomik olarak neoliberal bir duruş sergilemektedir. Küreselci bir vizyonu koruma istekleriyle, devletin desteğini sağlamaya da açıktırlar. Günümüzde de küreselci bir bakış açısını sürdürdükleri görülmektedir. Ancak aynı zamanda, Büyük Teknoloji şirketlerinin son on yılda önemli bir dönüşüm geçirdiği gözlemlenmektedir: Yurtdışındaki çıkarlarını korumak amacıyla devlete daha fazla yaslanmakta, ulusal güvenlik anlayışının bir parçası hâline gelmekte ve çalışanlarının liberal ve sol görüşlerine karşı sert bir duruş sergilemektedirler.
Diğer yanda ise, giderek güçlenen ve belirgin bir şekilde öne çıkan bir teknoloji sağının varlığı söz konusudur. Büyük Teknoloji’nin daha geleneksel ve tutarlı neoliberal yönelimiyle zıtlık teşkil eden bu grup, liberteryenden tekno-monarşist görüşlere geniş bir ideolojik yelpazeye yayılmaktadır. Bu eğilim, Silikon Vadisi’nde her zaman var olsa da, son yıllarda görünür hale gelmiştir. Büyük Teknoloji’nin çoğu parçası geleneksel olarak Demokratlar ile yakın ilişkiler sürdürürken, bu grup çoğunlukla Trump’ı destekleyen söylemler geliştirmiştir. Peter Thiel, 2016’da Trump’ı destekleyen ilk büyük teknoloji temsilcisi olmuştur. Ayrıca, Anduril’in kurucusu Palmer Luckey, Trump’a bağış yaptığı gerekçesiyle Meta’dan çıkarıldığını öne sürmüştür (Meta ise bu durumu reddetmiştir). Trump’ın yükselişinden faydalanmanın ötesinde, bu grubun yeni görünürlüğü, daha geniş sosyo-politik değişimleri de yansıtmaktadır: dünya genelinde aşırı sağın yükselişi ve teknoloji işçilerine yönelik yönetim baskısının artması gibi değişimler.
Jeopolitik rekabetin artışı, siyasi dikkatin yanı sıra risk sermayesi fonlarının ve Kongre bütçelerinin büyümesi anlamına gelmektedir. Eski neoliberal fikir yapısı, dünya çapında şirket altyapıları üzerinden birbirini bağlama çabalarını yerini giderek derinleşen büyük güç çatışmalarına bırakmaktadır. Daha neoliberal grup, işlerinin küresel anlamda yayılmasından ciddi ölçüde kazanç sağlamakta ya da büyük ölçüde ihracata bağlı kalmaktadır. Buna karşıt, yeni teknoloji sağının en önemli müşterisi ABD devleti olarak öne çıkmakta ve güvenlik gerekçeleriyle üretimi yeniden ülkeye çekme arzusunu vurgulamaktadır.
Bu yeni rekabetçi merkezi, teknoloji gücünün evriminin dönüm noktasıdır. Eskiden, Amerikan teknolojisi ve devleti arasında bir işbirliği anlamına gelen mutabakat artık geçerliliğini yitirmiştir. Şimdi, Amerikan teknolojisi ile devletin nasıl bir arada çalışabileceği konusunda bir hegemonya mücadelesi söz konusudur. Bu mücadelenin en önemli iki noktası ise, teknoloji ve siyasi elitlerin hangi amaçlarla bir araya geleceği ve bunun uluslararası düzen açısından neyi temsil ettiğidir.
Yeni teknoloji sağının, devlet-teknoloji karmaşasının dijital pazarlar üzerinden değil, jeopolitik rakipler karşısında ulusun güvenliği hedefi etrafında şekillenmesi gerektiğini öne sürdüğü görülmektedir. Bunun en belirgin örneği, geleneksel savunma yüklenicilerinin yerini almaya çalışan yeni savunma teknolojisi girişimleridir. Bu noktada büyük bahisler söz konusudur: Pentagon, 21. yüzyılın ilk yirmi yılında 14 trilyon doların üzerinde bütçe harcaması yapılmıştır; bunun üçte biri yalnızca en büyük beş yükleniciye gitmiştir.
Bu geleneksel oyunculara karşı çıkan yeni askeri-endüstriyel kompleks, daha çevik bir startup interneti vaat etmektedir. Risk sermayedarları da bu yeni tekno-milliyetçi yaklaşıma hızla ayak uydurmaktadır. Sektördeki yoğunlaşmanın dikkate alındığında, Andreessen Horowitz ve General Catalyst gibi öncü firmalardan gelen sinyallerin etkisi önemlidir. Yeni yatırım fonları kurulmakta ve savunma sanayasine yönelmeyi savunan, giderek çoğalan ve sesini yükselten bir risk sermayesi grubu kendini göstermektedir. Teknoloji alanındaki çalışanlar arasında da bir kültürel değişimin başladığına dair belirtiler bulunmaktadır. Bir zamanlar oldukça liberal olan bu sektörde, orduyla işbirliğinde bulunmaya yönelik daha önceki protestoları, Amerikan karşıtı bir tavır olarak gören çalışanların sayısı artmaktadır.

Globalleşme vizyonlarını korumakta olan Büyük Teknoloji kesimi de, dünya genelinde ulusal güvenlik kurumlarıyla daha yakın ilişkiler geliştirerek kendilerini ileriye taşımaktadır. Özellikle Amazon, neredeyse ordunun vazgeçilmez altyapılarından biri haline gelmiştir: 2013’te CIA ve diğer ABD istihbarat birimleriyle bulut bilişim anlaşmaları imzaladı, 2020’de daha yeni bir anlaşma yaptı, 2021’de NSA ile 10 milyar dolarlık bir sözleşme imzaladı ve 2024’te ABD ordusuyla yeni bir anlaşma daha gerçekleştirdi. Ancak bu yalnızca Amazon ile sınırlı kalmamaktadır; diğer büyük bulut bilişim şirketleri de güvenlik kurumları için özel altyapılar geliştirmiştir.
Finans akışlarının ötesinde, personel akışları da bulunmaktadır. Teknoloji şirketleri ile ordu arasındaki güçlü “döner kapı” pratiği, iki taraf arasında daha sıkı ve entegre ağlar kurulmasına olanak tanımaktadır. Amazon, Microsoft ve Google bu tür uygulamaları uzun süredir yürütmektedir. OpenAI, 2024’te eski bir NSA yöneticisi olan Paul M. Nakasone’u yönetim kurulu üyeliğine atayarak aynı düzleme katılmıştır. Küresel düzlemde çatışmalar arttıkça, Büyük Teknoloji şirketleri giderek daha aktif katılımcılar olmaktadır; Ukrayna hükümetinin verilerini koruma ve Gazze’deki çatışmaların altyapısını sağlama gibi örnekler bu durumu yansıtmaktadır. 21. yüzyılın ulusal güvenlik anlayışı, artan biçimde, Büyük Teknoloji’nin sahip olduğu ve yönettiği altyapılar üzerine inşa edilmektedir; bu da dijital devleri yeni bir askeri-endüstriyel komplekse bağladığı anlamına gelmektedir.
Bu durum, teknoloji-devlet ilişkilerindeki büyük bir değişimi ön plana çıkarmaktadır: uluslararası düzene dair anlayışların da değiştiği anlamına gelmektedir. Artan tekno-milliyetçilik görüşlerinin yanı sıra, Çin’i frenlemeye yönelik ulusal güvenlik çıkarları son yıllarda serbest bırakılmıştır. ABD, gümrük tarifeleri, yatırım denetimleri, ihracat kısıtlamaları gibi enstrümanları hayata geçirerek neoliberal küreselleşme ve serbest ticaret döneminden kesin bir şekilde uzaklaşmıştır.
Çin rekabeti tehditine dair söylem, bazı teknoloji şirketleri tarafından düzenlemeye karşı direnmek için bir strateji olarak kullanılmaktadır. Büyük yapay zeka girişimleri, son zamanlarda ABD ile Çin arasında sıfır toplamlı bir mücadele algısının yayılmasına yönelik adımlar atmışlardır. Sam Altman, yapay zeka konusunda Çin ile iletişimi sürdürmenin gerekliliğine dikkat çekerken, The Washington Post‘ta yapay zekanın geleceğinin “benzer düşünen ülkelerden oluşan ABD öncülüğündeki bir koalisyonun” elinde olması gerektiğini savunmuştur. Öte yandan, Anthropic CEO’su Dario Amodei, ABD ile Çin arasındaki yapay zeka yarışının tehlikelerinden endişeliyken, demokrasilerin yapay zeka mücadelesini kazanması gerektiği fikrini savunmuştur. Bununla birlikte, büyük ölçekli yapay zeka firmaları ve yarı iletken şirketleri ise jeopolitik gerilimleri körüklemekten kaçınmaktadır. Küresel vizyonlarına ve daha neoliberal bir dünya arzusuna uygun olarak, malların, hizmetlerin ve verilerin serbest akışını desteklemeye devam etmektedirler.
Bu süreç, “Silikon Vadisi Mutabakatı”nın büyük bir ölçüde sona erdiğini ortaya koymaktadır. Bir zamanlar Amerikan devleti ile platform sermayesinin ortak hedefi, ticaret ve teknoloji üzerinden küreselleşen bir dünya iken, günümüzde bu düzenin tekno-milliyetçi bir çerçeveye dönüştüğünü görmekteyiz. Silikon Vadisi’nin toplumsal liberal unsurları zayıflamakta ve yerine devletle daha yakın işbirlikleri geliştiren, dünya düzenini çift kutuplu gören daha saldırgan bir sağ kanat gelmektedir. İçinde bulunduğumuz dönem, neoliberal küreselleşmenin karşıtına yönelmiş bir manevi mücadele biçiminde tanımlanmaktadır ve bu durum alternatif yaklaşımlara olan ihtiyacı ortaya koymaktadır. Gelecek ise, hala kesinlikten oldukça uzaktır.
(NS/DS/VC)
“`